Yazılar - Hoşgeldin kalbimize sevgili pişmanlık
O günlerden bugünlere
Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın
sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.
Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın
sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız
hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren,
kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız
üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah! ”lar.
Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze
taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır
bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe
başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur
ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen
yanımızla tanıştırır bizi. “Ah! ” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin
ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.
Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun
billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular
üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır
hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara
kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara
çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir
olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle
kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi
pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle
ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”
Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz
pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım
öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü.
Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi
bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah
kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça
üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden
yakalamasaydı bizi bileklerimizden?
İyi ki öyle… Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici
verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını
bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.
Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen
kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe
bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma
telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak
gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla
kirletmek diye bilmek gerek.
“Kim aklar beni? ” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek
çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında
kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan.
Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi
öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan
bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz
pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek
etmiş olalım, sonsuz
serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu
göğsümüzde
cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.
Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden
görebilmek demektir günahların “ah! ”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli
anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir
bize..
O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak.
Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”
Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan
sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla,
utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup
bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç
yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı,
kırardık affı avuçlayan ellerimizi.
Dr. Senai Demirci


